İslam’da Cinsellik Konusu Günah mı?

Bugün, herkesin malumudur ki, bazı televizyon ve gazeteler, sanki telekız ajanslarına dönmüş ve maalesef; asil ruhlu nice kadınların kişilikleri, dişilikleriyle eş değer görülüp, kadın milleti, adeta sudan ucuz hale getirilmiştir.

Ve yine, zina veya her türlü cinsel sapıklıklar; kadın ve erkek tüm insanımıza en ideal yaşam biçimi gibi lanse edilmiş; ve her türlü cinsi sapıklığa, kesinlikle psikolojik baskı türü, önceden hesaplanmış, ince ayarlamalarla, adeta zorlanarak itilmişlerdir?

Okumaya devam et

Reklamlar

Oruç ülkesi *

Sezai Karakoç’un kaleminden harika bir oruç yazısı.

Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.

Oruç, yaşadığımız günlük ve gündelik hayatı adeta bir rüyayta çeviren mutluluk anaharı. Anatlanan gün demek oruç ayının gündüzü. Yerçekiminin etkisinin kayboluşu sanki benliğimiz ve eşyamız üzerinde. Namazla, duayla birleşince oruç, büsbütün renklenmiş ve güçlenmiş olarak bizi, fizikötesi donanımların yıldızlı harmanisine bürür.

Kalbimiz, islâmın kişi için tayin ettiği edimlerle mümin kalbi haline gelir. Oruçla, namazla, hac ve zekâtla, kalb, kalb olur. İnanç, kalbde bu tür tecrübelerin tekrarıyla kökleşir. İnançtan davranışa, davranıştan inanca sürekli bir akış, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerin sağladığı bir kan dolaşımıdır. Sebepsiz değildir oruç, sebepsiz değildir namaz. Mümin kişiliğinin oluşması için temel taşlarıdır. Bina, ruh binası bunlarla kuruludur. Maneviyatın kalesi, bunlarla yıkılmaz olur, pekişir.

Zaman, insanı hep ölüme doğru götürürken, ramazan gelir, diriliş ayı başlar. Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. Ab-ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seyretmeğe ve gökkuşağının altından geçmeğe. Oruçsuzluk ne büyük bir boşluk olurdur, oruç zorunlu olmasaydı mümin için. Tek kişiyle başlar ve biterdi o. Oysa, ramazanda tüm Müslümanların bir ay oruç tutması, orucu toplum olayı haline getiriyor. Somut hale geliyor toplum ortasında oruç anıtı.

Tabiatı daha iyi hissetmek ve dinlemek, onun söylemek istediğini daha iyi anlamak için oruç mucizesine sahiptir Müslüman. Kavramların yeniden yoklanması, tanımların yeniden yapılması için çıkarılmış bir davetiye gibidir oruç gündüzleri ve geceleri. Ve her yıl zayıflayan toplumun din bağı, yeniden güçlenir onunla. Dinin kası ve damarları çalışır hale gelir.

Oruç, insanı, yeniden varolma, yeniden yapılanma, yoğrulma yolunda bir ay süren bir çileye tâbi tutar. Riyazetlerin en güzeli, en ilâhisi, en içlisidir o. Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır. Zorludur bu savaş. Sonunda, hasat derlenir bu iradenin savrulduğu harmandan.

Hırsla, ihtirasla dünyaya bağlanmanın, adeta âhireti unutmanın mevsimlerinin geçtiğini, din gününün geldiğini ilân eden bir sancaktır çekilmiş insanlık ufku burçlarına oruç. Oruç, dereceler halinde, belli sürelerde dünyanın tatil edilmesi demektir insan için. Ve âhiretin Örtülerinin kat kat açılması demek. Süreklice bir gidiş geliş, bir med cezir dünya ile âhiret arasında. İnsan, bu gidiş gelişledir ki en büyük ilerlemesini yapacaktır ruh ve maneviyat alanında.

Çağımız, sadece maddi sağlığa önem veren bir çağ. –gerçi o da bugün hiçbir çağda olamayacak kadar tehlikeyle karşı karşıya.- ruh sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak ruh sağlığı olanlar gösterecektir. Oruç, beden sağlığı için de tükenmez bir sıhhat hazinesi gibi etkide bulunmaktadır. Gıdaların tazelenen idraklerle alınması, herhalde vücudun dirilişinde birinci uyarı ve bilinç yerine geçecektir.

Ay gelip ramazanı getirdiğini müjdelediğinde ne kadar sevinsek azdır. Bize Müslümanlığımızın daha bir güçlenip ilerideki yıllara geçeceğinin garantisini getirmiştir çünkü. Bize, gündüzü ve geceyi tüm anlamıyla getirmiştir. Namazları, sabırları ve şükürleri, hamdleri getirmiştir. Rızkı, rızk düşüncesini ve tevekkülü getirmiştir. Nimet fikrine erdirmiştir bizi. Oruçla namaz arasında da büyük yakınlık vardır. Sanki namaz, orucun, insan uzuvlarına yerleşmiş bir ruh olarak, kımıldamış ve kanatlanışından meydana gelmektedir. Oruç da, namazın süzüle süzüle bir buğu olup ruh, beyin ve kalbi tutmasıyla oluşmakta. Bunun için adeta birbirine âşıktırlar. Birbirlerini çağırıp dururlar hep her bahaneyle. Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder. [*] [Sezai Karakoç]

Oruç ayı barış ayıdır *

Dünya yeni bir oruç ayını, sonu gelmeyen savaşlarla dökülen, kan ve gözyaşlarıyla karşıladı. Seksenli yılların sonunda Soğuk Savaş’ın önemini yitirmesiyle, Amerika ile Rusya arasındaki silahlanma yarışı ve çatışma sona erdi. Kapalı Rus ekonomisinin, üretim gücünü büyütmede başarısızlığa uğraması, Amerika’yı, dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü haline getirdi. Artık dünyada hiçbir ülke, yeni bir Kore ve Vietnam savaşı, beklemiyordu.

Ülkelerin barış içinde savaşsız bir dünya özlemi, beklenilenin tam tersi bir sonuç verdi. Önce Balkanlar’da, ardından Kafkaslar’da, sonra da Orta Doğu’da savaşlar birbirini izledi, her yerde büyük kan ve gözyaşı gölleri oluştu. Irak ve Afganistan’da, ne oruç ayları, ne de bayramlar, savaşların hızını kesmesini yetti. Irak’ta, Filistin’de, Çeçenistan’da, savaşlar oruç ayında da hızını hiç kesmeden devam ediyor. İslam dünyasında oruç ayı, savaş ayına dönüştü.

Müslümanlar ve Hristiyanlar ile Yahudiler arasında düşmanlığın yeni değil, yüzyıllardan beri var ve kaçınılmaz olduğu ileri sürülüyor. Oysa Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler İslam’ın ilk yıllarından Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar barış içinde yanyana yaşamışlardır. Osmanlı Devleti’nin küçülmesiyle, Türkler Filistin, Irak, Suriye ve Lübnan’dan çekilmeselerdi, Orta Doğu’da böylesine büyük savaşlar patlak vermezdi. Tarihte Müslümanlar, her zaman barışın güvencesi olmuşlardır.

Müslümanlar bütün insanlığın anne ve babasının Havva ve Adem olduğuna inandıkları için, dininden ve etkin kökeninden dolayı hiç kimseyi küçümsememişlerdir. Onlar son tahlilde, bütün insanların Adem’in çocukları olduğundan kuşku duymadıkları için, dinler ve etnik kökenler arasındaki farklılıkları, bir çatışma kaynağı olarak görmemişlerdir. Onlar için, insanların etnik kökenleri değil, ilkeleri önemlidir. Bütün savaşlar ilkesizlikten kaynaklanır. İlkesizliğin ilke olduğu bir dünyada, hiçbir güç savaşların önüne geçemez.

Oruç ayı, iftarları, sahurları, teravihleri ve hep birlikte kutlanan bayramıyla, bir ilkeler yumağıdır. Bu ay, orucun ilkeleri çerçevesinde, iyiliklerin kat kat ödüllendirildiği bir aydır. Bu ayda, yardımlaşma ve dayanışma eylemleri, doruk noktasına ulaşırlar. Dayanışma ve yardımlaşmanın özendirildiği bir toplumda, herkes birbiriyle savaşmaktan daha çok işbirliği yapmak için yarışır. Tarihin her döneminde, savaşanlar değil, işbirliği yapanlar güçlü olmuşlardır.

Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da, Cezayir’de ve diğer Müslüman ülkelerde, oruç ayının ilkeleri unutulduğu için, Müslümanlar ülkelerini gelen yabancılardan önce, kendi aralarında savaşıyorlar.

Müslümanların Müslümanlara verdiği zararın yanında Yahudi ve Hristiyanların verdikleri zarar çok küçük kalır. Çoğu kez, Müslümanın düşmanı Müslüman olmuştur.

Son yıllarda, Müslümanlar Müslümanların dinde kardeşleri olmaları gerekirken, iktidar savaşında rakipleri konumuna düşmüşlerdir.

Orucun ilkeleri gözardı edilirse, Habil ve Kabil gibi, kardeşler birbirlerine düşman olurlar.

Oruç tutanlar birbirleriyle savaşmazlar.

Oruçlu olmak ilkeli olmaktır.  * [Nazif Gürdoğan – Yenişafak]

Şeytanlar nasıl zincire vurulur?

Ramazan ayı mü’minin ruh dünyasında şeytanların zincire vurulduğu mübarek bir zaman dilimidir. Bu ayda kötüye ve kötülüklere yer yoktur.

Peygamber Efendimiz, “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennem’in kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyurmuştur. “Merede”, inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Bununla beraber, Ramazan-ı Şerif’te de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda hakikaten merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır. Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de, “Çünkü, oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor.” sözüyle işaret buyurmuştur.

Bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.

Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde Ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle Ramazan’ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor. [ Süleyman Sargın – http://ramazan.zaman.com.tr]

Şükretmemiz gereken ne kadar çok şey var!.. *

ramazan1.jpgYaratıkların bütününü bir ağaca benzetirsek, bu ağacın meyvesi insandır. İnsanın meyvesi Müslüman’dır. Müslüman’ın meyvesi, şükürdür. Birisi bizim için gitse, bir kilo meyve alıp getirse ne kadar çok seviniriz. Mutluluğumuzu ve memnuniyetimizi o şahsa belli etsek, “Ne kadar iyi düşünmüşsün, beni sevindirdin” desek adam düşünür, “Arkadaşımın hoşuna gitti. Yine alayım da, yine memnun olsun” der; o da birini memnun etmenin sevincini yaşar.

Allah da böyle… “Kulumun hoşuna gitti, biraz daha vereyim.” der.

İnsanlar genelde ellerindeki nimetlerin farkında olmaz. O nimet onlara hep verildiği için, ünsiyet oluşur. Yani insan, nimeti göre göre o nimetin varlığına alışır. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

Mesela her gün güneş doğup batıyor, bu düzene alışmışız. Güneşin doğup batması bizim için önemli değil.

Fakat bir gün güneş doğmasa?

Nefes alıp vermeye alışmışız. Nefesimiz göğsümüzde düğümlense perişan oluruz.

Alışkanlıklar pek çok nimetin üstünü örtüyor. Bu sebepten Allah, alışkanlıklarımızı zaman zaman bozuyor. Ramazan bunun en güzel örneği…

Gerçekler mukayese ile anlaşılır. Ramazan’da nefsiyle mücadele edenler, yokuş çıkan adama benzer. Yol yokuş, yük ağır… Yorgun düşüyoruz, dizlerimiz titriyor. Amma biliyoruz ki, cennete gitmenin yolu, ibadetlerdeki zorluğa katlanmaktan geçer.

Memnuniyetle yapan bilir ki, Allah’a itaat etmek, zevklerin en büyüğüdür. Bu zevkin sırrı, Allah’a muhatap olmaktır.

Alışmak, insanı nankörlüğe götürür. Nankörlük, verilen nimetin kıymetini bilmemektir. En güzel yerlerde en büyük günahların işlenmesi nankörlüktür. Sağlıklı insanların sağlığıyla, zengin insanların malıyla harama koşmaları nankörlüktür.

Şükretmek için, insan olduğumuzun farkında olmak lazım evvela… Kuşlar şükrediyor mu? Kuş, dala konar, istediği meyveden istediği kadar yer; uçar gider… Müslüman’a kuş gibi hareket etmek yakışmaz. Meyveyi yerken meyveleri yaratanı, o meyveleri bize ikram edeni, yeryüzünü bir sofra gibi önümüze kuranı, midemizi yaratanın, midemizin ihtiyaçlarını da yarattığını düşünüp, şükretmek Müslüman’a yakışan bir haldir. Kuşun beyni, nimetlerin kıymetini anlamaz. Allah insana öyle bir beyin vermiş ki, nimetlere bakar, nimeti vereni anlar. Anlamaması nankörlüktür.

Üstad Bediüzzaman diyor ki: “Âlem-i İslam aç iken, telezzüz haramdır.” Öbür tarafta Müslümanlar açlıktan kıvranırken, lezzet peşinde koşmak haramdır. Şükretmek, Allah’tan yenisini istemektir. “Allah’ım bu nimet çok güzel, yine ver” demektir. * [HEKİMOĞLU İSMAİL – ZAMAN]

Her gün oruca niyet etmek şart mıdır? *

cami_allah.jpg

Yorucu ama çok hayırlı bir mesleğim var. Meslek ve ev işlerimin bütün yoruculuğuna rağmen Ramazan oruçlarımı tutuyorum. Her orucumun niyetini dilimle ikrar ediyorum.

Bazen işlerimin koşuşturması ve yorgunluğuyla niyetimi söylemeyi unutup uyuduğum oluyor, o zaman sadece düşünmüş oluyorum. O durumda niyetim geçerli oluyor mu? Düşünmeyi de unutursam, yani niyet etmeden uyur, sabahı edersem o zaman ne olur? Müslümanların, Ramazan ayı geldiğinde İslâm dininin şartlarından olan orucu tutmaları kulluk görevidir. İmsak vaktinden iftar vaktine kadar yemeden, içmeden ve cinsel ilişkilerden uzak durarak tutulan oruca bilinçli olarak başlanması gerekmektedir. Oruçtaki amaç ve bilinçten kasıt, bu ibadetin Allah rızası için olmasıdır ki bu, niyet diye tabir edilir. Oruca niyet olmadan, aç kalan kişinin hali hastalığından dolayı perhiz veya rejim yapan kişinin halinden farklı değildir. Yani insanın kendisini oruca niyet etmeksizin yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak tutması oruç ibadeti sayılmaz. Bu bakımdan, ister farz veya vacip, isterse nâfile olsun her türlü oruçta niyet şarttır. Niyetin dil veya kalben olması yeterlidir. Hangi oruca niyet edildiğini kalpten geçirmek, düşünmek, karar vermek niyet demektir. Bu düşünülen, kalpten geçirilen niyetin, dil ile ifade edilip teyit edilmesi, düşüncenin perçinlenmesi anlamına gelir. Her günün orucu tek başına bir ibadettir Fakihlerin çoğunluğuna göre Ramazan ayının her günü için ayrı ayrı niyet edilmesi şarttır. Çünkü her bir günün orucu kendi başına bir ibadet olup, önceki ve sonraki günün orucu ile ilişkisi yoktur; dolayısıyla bir günün orucu bozulduğunda sadece o günün orucu bozulmuş olur, öteki günlerin orucu bu durumdan etkilenmez. Mâlikîler’e göre peş peşe tutulması gereken oruçlar için en başta yapılacak tek niyet yeterlidir. Ancak oruçlara yolculuk, hastalık, hayız ve nifas gibi zorunlu bir sebeple ara verilecek olsa engel ortadan kalktığında oruca başlarken yeni bir niyet gerekir. Niyetin şartları var mıdır? 1 Niyetin kalp ile olması şarttır, hem kalp, hem dil ile yapılırsa daha iyidir. Fakat, yalnız dil ile söylenip kalp ile doğrulanmazsa, bu niyet geçersizdir. 2 Hangi oruca niyet edildiği belirlenmelidir. 3 Niyetin kesin olması, bir şarta bağlı olmaması gerekir. Çünkü niyet, kesin azim ve karar demektir. 4 Niyet vakti; Hanefîlere göre Ramazan orucu, nâfile oruçlar ve vakti belirtilmiş adak (nezr-i muayyen) oruçlarının niyet etme vakti gün batımından başlayıp ertesi günün kuşluk vaktine hatta öğle namazının girmesine az bir vakit kalana kadar devam eder. Öğle vakti girdikten sonra ise, artık hiçbir oruca niyet edilemez. Şâfiîlere göre Ramazan orucu, kaza orucu ve adak orucuna geceden niyetlenmek şarttır. Nâfile oruca ise zevalden (güneşin baş ucunda, tepe noktasında bulunması) önceye kadar niyetlenmek câizdir. Oruç ibadetiyle kimler yükümlüdür? Namaz mükellefiyeti için gerekli olan Müslüman olmak, bulûğ çağına (ergenlik) girmiş olmak, aklî olgunluk düzeyinde (akıllı) olmak şartları, Arapçası “savm” (bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek) olan oruç ibadeti için de geçerli olan şartlardır. Ergenlik çağına girmemiş çocuklar ibadetle yükümlü olmamakla beraber, kendilerini ibadete alıştırmak ve ibadeti sevdirmek amacıyla, büyüklerin onlara namaz kıldırmaları ve oruç tutturmaları doğru olur. Peygamberimiz (sas), yedi yaşından on yaşına kadarki sürede çocuğun namaza alıştırılmasını tasiye etmiştir. Vucudî gelişmeleri göz önüne alınmak şartıyla çocukların 8-9 yaşlarından itibaren oruca alıştırılmaları uygundur. Orucun, yukarıda saydığımız vücûb şartlarının yanında kişinin oruç tutmaya güç yetirecek durumda olması ve yolcu olmaması şarttır. Bunlara orucun vaciplik şartları denir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenalıklardan korunursunuz. Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 2/183-184) buyurmuştur. Âyetten anlaşıldığı gibi; hasta ve yolcu olanlar isterlerse oruçlarını Ramazan ayı sonrasına tehir edebilirler. Tutamadığı oruçlarını hasta iyileşince veya yolcu yolculuğunu bitirip ikâmet edince, Ramazan ayından sonra kaza eder. Kadın hayız halindeyken namaz kılıp oruç tutabilir mi? Kadınlar özel durumlarında (hayız, nifas) namaz ve oruç ibadetlerinden muaftırlar. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de kadınların hayız durumunu bir eza ve rahatsızlık olarak açıklamıştır (el-Bakara 2/222). Hz. Muhammed (sas); “Ay başı (hayız, regl) geldiğinde namazı bırak” demiştir. Hz. Aişe (ra) Peygamberimiz’den rivayet ederek “Resulullah (sas) döneminde aybaşı olurduk da orucu kazâ etmemiz emredildiği halde, namazı kazâ etmemiz emredilmezdi” demiştir. Hadislerden de anlaşıldığı gibi regl durumunda olan kadın bu günlerde namaz kılmaz, oruç tutmaz. Çünkü kadının regl ve lohusa günlerinde namaz mükellefiyeti yoktur. Bu namazları daha sonra kazâ da etmez. Fakat o günlerde tutmadığı oruçları daha sonra kazâ eder. Çünkü senenin sayılı günlerinde olan oruç ibadetinin yerine getirilmesi, diğer ibadetlere nazaran biraz zor, sıkıntılı olan durumunu daha sıkıntılı hale getirmesi muhtemel olan hastalık ve yolculuk zamanlarında orucun ertelenmesine verilen izin, kadının özel hallerini de kapsar. Kadının bu şekilde namaz ve oruçtan muaf tutulması, “haktan mahrumiyet” değil, “görevden, vazifeden muafiyettir”. Yüce Allah’ın kadının üzerinden kaldırdığı vazifeye karşılık, sanki vazifesi devam ediyormuş gibi davranıp, Allah’ın tavsiyesine muhalefet ederek, regl haline rağmen oruç tutması helâl değildir, tutulan oruç da geçerli olmaz. İbadet konularında gerçekleşmiş olan icmâlara dikkat etmek, bunlara aykırı davranmamak şarttır. İcmâlara aykırı davranmayı âlimlerimiz bid’at ve sapıklık olarak adlandandırmışlardır. Hamile ve emziren anne orucu erteleyebilir mi? Hamile hanım, oruç tuttuğu takdirde kendisi veya çocuğu zarar görecekse oruç tutmaz. Çocuğunu emziren anne de süt verdiği takdirde sütü azalacak, bebeği doymayacaksa Ramazan orucunu sonra tutmak üzere erteler. Her iki durumda da normale dönüldüğünde oruçlar kazâ edilir (el-Bakara 2/185). Yaşlı insanlar oruç tutamazsa ne yapmalı? Oruç tutmaktan âciz olan yaşlı kimselerin de oruç tutması istenmemiş, bunun yerine, tutamadıkları her oruç için bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri ön görülmüştür. İyileşme ümidi kalmamış hastalar da bu hükümdedir. İyileşme ümidi var olan hastalar ramazan oruçlarını iyileşince tutacaklarından fidye vermezler. * [DR. JALE ŞİMŞEK – ZAMAN]

Nefsimizi Ramazan’da yeniyoruz; ruhumuzu Ramazan’da yeniliyoruz!.. *

d_allah_s.jpgKalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin, o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane gülüyorlar…Bediüzzaman, Mektubat

Oruç, her şeyden evvel irade terbiyesidir.

Oruç, İslamiyet’in dış görünüşüdür. Oruç, cami gibidir. İçki satılmayan dükkân gibidir. Kadının kapanması gibidir.

Oruç şeair-i İslam’dır. Yani, İslamiyet’in dışa akseden yansıyan yönüdür.

Allah, Rabb’dır, yani terbiye edicidir. Allah diyor ki: “Oruç size farz kılındı” (Bakara 183) Biz de oruç tutarak Allah’ın terbiyesi altına giriyoruz. Eğer oruç tutulup mide terbiye edilmezse nefis insana hükmeder.

Birisi Hulusi Ağabey’e demiş ki: “Ağabey ben nefsimi terbiye ettim.” Hulusi Ağabey de, “Senin kuyruğuna basan oldu mu?” diye sormuş. Kim nefsini ıslah etmiştir? Birisi ona zarar verdi mi, o Müslümanca hareket ediyorsa, kişi nefsini ıslah etmiştir. Ramazan’da nefsimize her istediğini vermeyiz… Şahsî hayatımız Ramazan’da maddeten ve manen kuvvet kazanır…

Yeryüzü bir ziyafet sofrasıdır. Bu ziyafet sofrasında böcekler de var, filler de var, insanlar da var. O kadar bolluk içindeyiz ki, insanlar açlığın önemini, fakirin halini anlayamıyorlar. Ramazan’da açlığı anlarız. Fakirin halini anlarız. Biz açız amma akşama üç türlü yemek var. Fakir hem açtır hem de ne zaman ne bulacağını bilemez.

Mevlânâ, hizmetçisine daima sorarmış: “Bugün evimizde yiyip içecek bir şey var mı, yok mu?” Arada bir, “Hayır, hiçbir şey yok” cevabını aldığı zaman, sevincinden uçarmış, “Allah’ım sana şükürler olsun… Evimiz bugün Peygamberler Peygamberi’nin evine benziyor.” Pek çok yemek bulunduğu söylenecek olursa, “Aman” dermiş, “Bu evden firavun kokusu geliyor!”

Unutmamak lazımdır ki, her insanın verebileceği çok şeyler vardır. Biz gerçek manada fakir değiliz. Bediüzzaman buyurmuş ki: “Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulunabilir. Ona karşı şefkatle mükelleftir.”

Medeniyet, maddi-manevi ihtiyaçları artırdı. Herkes bulamadığı şeyin fakiri oldu. Bu ölçüyle dünyada milyonlarca fakir var.

Askerlik yaptığım bölükte yüz altmış tane asker vardı. Yemekler dağıtılır, hiç kimse başlayamazdı. Nöbetçi subay bakar kontrollerini yapar, “Afiyet olsun asker!” diye bağırır ve askerlerin hepsi birden yemeğe başlarlardı.

Şimdi biz de İstanbul’da bir iftar vaktini ele alalım…

Milyonlarca insan sofranın başına oturmuş bekliyor. Hiç kimse elini yemeğe uzatamıyor. Lokantaya gidiyoruz, açık saçıklar, berduşlar, zenginler… Herkes öyle bekliyor. Açık yerleri kapalı yerlerinden fazla olan kadınlar, öylece bekliyorlar… Zahiri Fransız, batını Müslüman; o da bekliyor… Koskoca dünyanın Müslümanları sofranın başında oturmuş bekliyor… O sırada müezzin, “Allahu ekber” diyor, taburdaki askerler gibi, insanlar kaşığa sarılıyor. Bu manzara Allah’a itaatin en canlı şeklidir.

Kâinat kitabının yönetmeliği Kur’an-ı Kerim, Ramazan’da inmeye başlamıştır. Yeryüzü sarayında nasıl yaşamalıyız ki, ceza görmeden mükâfat görelim? İşte bu sorunun cevabı Kur’an-ı Kerim’dedir. Ramazan ayı İslamiyet’in bütününü Müslüman’a takdim eder; “işte İslamiyet budur” der!..

“İslamiyet nerede, ben neredeyim?”

Ramazan’da bu soruyu düşünmek lazım… Oruç bir kapıdır; İslam sarayının bir kapısı… Nasıl Topkapı Sarayı’na gireriz, sonra odaları tek tek dolaşırız, aynı şekilde oruç da İslam sarayının kapısıdır. Oradan giren, şükür odasını dolaşır, nefsi terbiye etme odasını dolaşır, zekât kapısını dolaşır.

Bütün mahkûmlar devletten af bekliyor. Devlet de diyor ki: “Devletin çiftliklerinde çalışırsan, bir günün iki gün sayılacak” Böylece beş yıl yatacak olan mahkûm iki buçuk yıl yatacak. Aynı şekilde Ramazan’da yapılan ibadetlerde bir sevaba bin sevap yazılıyor. Bu şekilde günahlarımız eriyecek inşallah.

Cumhurbaşkanı dese, “Gelin benim yaverim olun…” Ne kadar seviniriz; Ramazan’da da Allah diyor ki: “Gelin benim yakınım olun!”

Böyle Ramazan sevilmez mi?

* [HEKİMOĞLU İSMAİL – ZAMAN]